Yaz Biterken Şehre Bir de Böyle Bakalım
Bir yaz sezonunun daha sonuna geldik. Bu yaz benim de yolum farklı şehirlere, sahil kasabalarına ve tatil beldelerine düştü. Yeni yerler keşfettim ama sanırım yaptığım işin de etkisiyle, bir süre sonra gözüm ister istemez şehrin nasıl çalıştığına kayıyor.
Bu yaz da böyle oldu ve bazı yerlerde kendi kendime şunu sordum: Tatil beldesi diye bir şehir biraz bakımsız, biraz düzensiz olmak zorunda mı?
Çünkü özellikle yaz aylarında nüfusu birkaç katına çıkan yerlerden bahsediyoruz. Aslında şehir birkaç ay boyunca bambaşka bir ritimde yaşamaya başlıyor. Buna rağmen bazı yerlerde hala sezonluk sorunlara sezonluk çözümler ürettiğimizi düşünüyorum.
Geçtiğimiz günlerde haberlerde yeni açılan otopark alanlarını görünce yine aynı şeyi düşündüm. Otopark ihtiyacı var, yeni alan açılması elbette önemli. Ama bir alanı asfaltla düzleyip araçları içine almak, tek başına iyi bir otopark çözümü olmuyor. Giriş ve çıkışından yaya güvenliğine, engelli erişiminden aydınlatmasına, yönlendirmesinden ödeme yöntemine kadar o alanın nasıl kullanılacağı da en az alanın kendisi kadar önemli.
Şehircilikte bazen “yaptık” demekle “çözdük” demeyi birbirine karıştırıyoruz.
Bir alan açılmış olabilir, ama asıl soru o alanın gerçekten çalışıp çalışmadığıdır. İnsan oraya geldiğinde ne yaşayacak? Nerede duracak, nereden çıkacak, nasıl yön bulacak? Bence şehir planlamasında artık biraz daha bu gözle bakmamız gerekiyor.
Teknoloji tarafında da benim yıllardır üzerinde durduğum konu tam olarak bu. Bir yere plaka tanıma sistemi, sensör, ekran ya da ödeme noktası koyduğumuz için o alan bir anda akıllı hale gelmiyor. Önce neyi çözmeye çalıştığımızı bilmemiz gerekiyor. Sürücü park yeri ararken gereksiz yere dolaşıyor mu? Alanın dolu olduğunu ancak kapısına geldiğinde mi öğreniyor? İnsan aracından indikten sonra güvenli bir şekilde yürüyebiliyor mu? Yoğunluk hangi saatlerde oluşuyor?
Çünkü teknoloji kötü planlamanın makyajı olmamalı.
Tam tersine, iyi planlanmış bir sistemin görünmeyen destekçisi olmalı. Otopark doluluğunu, araç giriş çıkışlarını, trafik yoğunluğunu, toplu ulaşım kullanımını hatta kamusal alanların hangi saatlerde daha yoğun kullanıldığını ölçebiliyoruz. Bir yaz boyunca oluşan bu veri aslında gelecek yazın planını yapabilecek kadar kıymetli.
Bütün yaz şehir aslında bize bir şeyler anlatıyor. Peki biz dinliyor muyuz?
Nerede trafik oluşmuş, hangi otopark önce dolmuş, insanlar hangi saatlerde hangi bölgelerde yoğunlaşmış, toplu ulaşım nerede yetersiz kalmış… Bunların hepsi şehir için birer veri. Ve ölçebildiğimiz şeyi, bir sonraki sezon daha iyi yönetebiliriz.
Benim kafama takılan da tam burada başlıyor: Madem ölçebiliyoruz, neden bazı sorunları her yaz yeniden yaşıyoruz? Belki mesele teknoloji eksikliği değildir. Belki elimizdeki teknolojiyi şehir hayatının gerçek ihtiyacıyla yeterince buluşturamıyoruz.
Çünkü bir turist geldiği şehirde kullanılan sistemin markasını bilmez, sensörün nerede olduğunu görmez, arka tarafta çalışan yazılımı merak etmez. Ama park yeri bulmak için kırk dakika dolaştığını hatırlar. Tam tersine her şey kolay ilerlediğinde de çoğu zaman teknolojinin farkına bile varmaz. Sadece o şehrin düzenli olduğunu hisseder.
Ben aslında “Dijital Şehir Kültürü” derken biraz da bunu anlatmaya çalışıyorum. Teknolojiyi şehrin her köşesinde göstermekten değil, doğru yerde kullanarak şehir hayatını kolaylaştırmaktan söz ediyorum.
Turizm şehirlerinde bunun ayrıca önemli olduğunu düşünüyorum. Çünkü turizm sadece iyi oteller, güzel plajlar ve restoranlardan ibaret değil. İnsan daha otele ulaşmadan o şehirle tanışıyor ve yaşadığı her küçük deneyim o şehir hakkındaki fikrinin bir parçası oluyor.
Şimdi yaz bitiyor ve bence tam da şimdi dönüp bakmak gerekiyor. Bu yaz nerelerde zorlandık, hangi alanlar yetmedi, insanlar nerelerde bekledi, elimizde hangi veriler oluştu ve gelecek yaz aynı sorunları yaşamamak için bugünden neyi değiştirebiliriz? Çünkü şehirleri yalnızca yoğun oldukları dönemlerde yönetemeyiz.
Doğru teknoloji görünmezdir. Etkisi ise herkes tarafından hissedilir.

