2025’i geride bırakırken, yıl boyunca başarılı işlere imza atan markalar uluslararası ödül programları için hazırlıklarını başlattı. Bu sayımızda uluslararası ödül denildiğinde ise akla gelen ilk isimlerden biri, yüzlerce ödül başarısının arkasındaki stratejik aklı temsil eden Nuit Reklam Ajansı Ajans Başkanı Tuba Kılıç Almalı’yı ağırlıyoruz. Merak edilen birçok sorunun cevabını almak için sorularımızı yöneltiyoruz.
Birçok kişi sizi, yaratıcı endüstrilerde “çok yönlü” olarak tanımlıyor: ajans başkanı, kreatif direktör, girişimci kadın, mentor, yayıncı… Peki siz bu çok yönlü olmayı nasıl başarıyorsunuz?
Bence tüm bu süreçleri tetikleyen temel unsur başlangıçların kadını olmam. Kendimi tanımlarken her zaman dile getirdiğim bir söylem bu: “Başlangıçların Kadınıyım.” Başlama ve harekete geçme noktasında duyduğum heyecan ve hızlı planlama refleksim, kariyer yolculuğumu zenginleştiriyor. Elbette çok yönlü bir bakış açısına sahip olmam da bu yolculuğumu destekliyor.
Ve tabii bir diğer tılsım, sevdiğim ve keyif duyduğum işleri ele alıyor olmamda saklı.
Bu doğrultuda bir anımı da paylaşmak isterim. Yıllar sonra eski bir arkadaşımla buluştum. Her ikimizin hayatında da çokça değişim olmuştu. Bu değişimleri paylaştığımız noktayla arkadaşım bu anlamda beni resmeden çok güzel bir söylemde bulundu: “Tuba, hayatında çok fazla şey değişmiş fakat işinden bahsederken duyduğun heyecan ve o heyecanla gözlerindeki ışıltılı gülümseme hiç değişmemiş.” demişti. Evet, yaptığım işleri seviyor olmam ve bundan heyecan duyuyor olmam, vazgeçmemeyi, kolay kolay pes etmemeyi ve iş yükünün omuzlarımda ağırlaşmamasını sağlıyor. Bu da başladığım, attığım her adımı sürdürülebilir kılacak motivasyonu veriyor. Böylece birçok sorumluluğu eş zamanlı ve keyifle yerine getirebiliyorum.

“Başlangıçların Kadınıyım” demek cesur bir iddia. Çünkü başlangıçlar romantiktir ama devam ettirmek zordur. Sizi zenginleştirenin yalnızca başlamak değil; başladığınızı sürdürülebilir kılmak olduğunu anlıyorum. Peki hayatınızda, zorlandığınız ama “bunu devam ettirmeliyim” dediğiniz bir başlangıç oldu mu? Ve o süreç size ne öğretti?
Başladığım herhangi bir adımı yarım bırakma fikri dahi beni mutsuz ediyor. Bununla birlikte inanmadığım, kalbimde hissetmediğim ve beni heyecanlandırmayan hiçbir işe başlama motivasyonunu elde edemiyorum. Hal böyle olunca başladığım işleri yarım bırakma düşüncesi oluşmuyor.
Fakat eğer bir şeyler ilerlemiyorsa, akmıyorsa, “bu işte bir yanlışlık var” diyerek başta sevgili eşim, ortağım ve Global Direktörümüz olan Onur Almalı olmak üzere ajans yönetimi olarak her şeyi daha detaylı bir şekilde gözden geçiriyoruz. Vazgeçmek yerine “başka nasıl yapabiliriz, başka ne yapmalıyız?” diyoruz. Bazen yolu değiştiriyoruz, bazen yönümüzü. Attığımız her adımı deneyimlerimizin eşiğinde tekrar tekrar istişare ediyoruz. Tüm adımlarımızı olabildiğince kontrollü atmaya çalışıyor ve yeni bir planlama ile yola devam ediyoruz.

Böyle bir yolculukta esnek olmayı da bilmek gerekiyor. Hatta nerede esneyeceğinizi, nerede dimdik duracağınızı da bilmek gerekiyor.
Ve elbette tüm bu süreçlerde yalnız değilim. Ekiplerimizin emeği çok büyük. Yanı sıra sevgili eşim, yol arkadaşım, en güçlü motivasyonum ve ortağım olan Onur’un katkısı yadsınamaz. Her ne kadar ön planda görünmese de daima bu takım oyununun güçlü figürlerinden biri olduğunu söylemek gerekir. Biz iyi bir ikili olmayı başardık. İki çarkın birbirine geçerek muazzam bir işleyişle bu mekanizmayı yıllardır dur duraksız çalışmasını sağladığımızı düşünüyorum.
Anlıyorum ki her adımı bilinçle atmanın, riskleri yönetmenin ve sürdürülebilirliğin bir tür “akıllı ısrar” olduğunun altını çiziyorsunuz.
Peki “ilerlemiyor” alarmının çaldığını tam olarak neye göre anlıyorsunuz?
- Veri/sonuç sinyali mi? Hangi somut işaretler “bu böyle gitmiyor” dedirtiyor?
- İnsan sinyali mi? Ekipte, müşteride, ilişkilerde hangi davranışlar alarm veriyor?
- İç ses sinyali mi? İçinizde hangi his ortaya çıkınca “burada yöntem/yol değişmeli” diyorsunuz?
Hepsinin ortak paydası elbette var. Bir işin ilerlemediğini verilerden, geri bildirimlerden, yüz gülümsetmemesinden, bu durumların zaman içindeki seyrinden ve hedef kitlesi nezdinde yeterli memnuniyet oluşmamasından anlarız. Bunun yanı sıra hayata geçirilme sürecinde iyi bir yönetici, işin kendi iç dinamiklerinde taşların yerine oturup oturmadığını zaten bariz bir şekilde görür.
Bir kişiyi yönetici yapan en temel noktalar; vizyoner olması, detayları görebilmesi ve çözüm odaklı bir anlayışla hızla harekete geçebilmesidir. Dolayısıyla tek bir noktadan ele alarak belirlemek doğru olmaz. Her şeyi bir bütün içinde, kendi dinamikleri çerçevesinde değerlendirmek gerekir.
Bugün pek çok insan “vizyonerim, çözüm odaklıyım, detaycıyım” diyor.
Sizce iyi bir yönetici ile gerçekten etkili bir lideri ayıran en kritik fark nedir? Ve bunu size öğreten, kariyerinizde zorlayıcı bir an oldu mu?
Farklar yaşanmışlıkların içinde saklıdır. Alınan kararlar, uygulama becerisindeki başarılar, kriz anlarında alınan manevralar… İyi bir yönetici tüm uçları en ideal şekilde birbirine bağlayabilir. Etkili bir lider ise yolu açar ve aydınlatır.
Fakat aslında burada iki değil, üç ayrımdan söz etmek gerektiğini düşünüyorum. Bazı kişiler yalnızca yönetici, bazı kişiler yalnızca lider olabilir. Fakat bazı kişiler her ikisi de olabilir. İş dünyasında sınır tanımadan yol alan kişiler tam da bu üçüncü grup olduğunu düşündüğüm kişiler.
Söylemleriniz kulağa güçlü geliyor ama pratikte yalnızlık da barındırır.
Bazen aldığınız kararlar doğrultusunda herkesi karşınızda da bulabilirsiniz. Bu bağlamda en çok zorlandığınız durum hangisi oldu?
– Karar almak mı? – Sorumluluk almak mı? – İnsanları geride bırakmamak mı? – Yoksa herkes için doğru olanın sizin için ağır bir bedeli olması mı?
Bu yolculukta karar almakta da sorumluluk almakta da hiç zorlanmadım. Fakat en çok zorlandığım durumların başında etik değerler, özen, hassasiyet, nezaket ve zarafet yaklaşımı konusunda aynı basamakta olmadığım kişileri bulunduğum basamağa taşımaya çalışmak geliyor.
Bakış açınızı, gösterdiğiniz özeni ve hassasiyeti herkesten aynı oranda görmek pek mümkün olmayabiliyor. Bunu pozitif yönde değiştirmek için çabaladığınız anlar oluyor. Ancak bu, zaman ve sabır gerektiriyor. Bu kısım bir süre sonra benim için oldukça zorlayıcı hale geldi.
Yaklaşık olarak aynı etik değerleri paylaşmadığımızı, aynı dili konuşamadığımızı gördüğümüzde artık süreci zarif ve net bir biçimde sonlandırıyoruz. Çünkü bu durum zamanla yıpratıcı olabiliyor ve motivasyonu da zedeleyebiliyor.
Alanımızda başarılı olduğumuzun farkındayız. Bu nedenle daha seçici bir yerden davranış göstererek değerlerimizle örtüşen markalara katkı sağlamayı seçiyoruz.
Bugün geriye dönüp baktığınızda, özen, zarafet, etik değerler ve kalite çıtasını koruyabilmek için vazgeçtiğiniz insanlar ya da ayrıldığınız iş birlikleri oldu mu?
Bu ayrılıklar sizi daha sert mi, yoksa daha net mi yaptı?
Elbette oldu. Hem de çokça oldu. Nezaket ve zarafet anlayışında, özen ve hassasiyet çerçevesinde aynı düzlemde olmadığımızı düşündüğümüz, etik kuralları tanımayan kişi ve kurumlarla çalışmayı tercih etmemeye çalışıyoruz. Bir yanılgıyla iş birliği gerçekleşmişse de yol ayrımı kaçınılmaz oluyor.
Aslında bu yolculuğu başarılı ve keyifli kılan en önemli detaylardan biri de bu oldu. Eğer uyum sağlanamayacağını düşünüyorsak süreci başlatmıyor ya da noktalıyoruz. Nokta koymayı bilmek gerekir. Bu durum da daha beni, bizi daha net yapıyor diyebiliriz.
Maddi değerler kazanılabilir, kaybedilebilir ve tekrar kazanılabilir. Ancak kişisel değerlerinizden, markanızın omurgasını belirleyen değerlerden ödün verirseniz bunu geri kazanmak hiç de kolay değildir.
Uluslararası ödüller söz konusu olduğunda çoğunlukla sizin isminizi duyuyoruz.
Uluslararası ödül kazanmak için ne yapmak gerekiyor?
Bu konuda söylenecek çok söz var. Öncelikle bu alanın suistimale açık olduğunu belirtmek gerekir. Her ödül programı beklenen itibarı getirmeyebilir. Yalnızca kapitalist bir zeminde organize edilmiş olabilir. Ya da adil ve sağlıklı bir değerlendirme süreci çalıştırılmıyor olabilir. Bu tip programların başarıyı onurlandırmak yerine markaya zarar verdiğini düşünüyorum. Bu sebeple çok dikkatli seçimlerin yapılması gerektiğini söyleyebilirim.
Bu konuda otorite haline geldiğimizin farkındayız. Bu nedenle Nuit Reklam Ajansı olarak hiçbir danışanımızı yanıltmamak adına süreçleri büyük hassasiyetle ilerletiyoruz. Tecrübe ile kaslar gelişir. Bizim de bu alandaki kaslarımız oldukça gelişmiş durumda ve güçlü filtrelerimiz var. Bir programı öneri listemize almadan önce otoritesini ölçebileceğimiz birçok detayı inceliyoruz. Tıpkı bir hekimin bir öneride bulunmadan önce göstermesi gereken hassasiyet gibi. Süreçlere ilişkin yine hekimlik metaforu üzerinden gidecek olursak hekim doğru tanıyı koymak için muayene eder ve tahlil ister. Biz de uluslararası ödül programlarına başvurmak isteyen markanın dosyalarını detaylı bir biçimde inceliyor, ne yaptıklarını öncelikle çok iyi anlamaya çalışıyoruz. Çıktılarını yorumluyoruz ve nasıl raporlayacağımıza öyle karar veriyor, ardından hangi programa hangi kategoriden başvurulabileceğini reçete ediyoruz.
Geçtiğimiz ay itibari ile 400’ü geçerek, bugüne kadar markalarımızın 402 kez ödül kazanmasına katkıda bulunduk. Bu bazen yalnızca dosya hazırlayarak, bazen proje geliştirme katkısıyla, bazen de projeyi uçtan uca tasarlayarak gerçekleşti. Onur’un inşaat mühendisi olmasının avantajıyla yapı ve mimari alanlarında da önemli ödüllerin kazanılmasına katkı sağlayarak da güçlü başarılar elde ettik.
Nuit Reklam Ajansı olarak 360 derece marka iletişim hizmeti veriyoruz. Bu yaklaşım; hayata geçirdiğimiz sosyal sorumluluk projelerinin ve pazarlama iletişim kampanyalarının yanı sıra başvuru dosyalarını da daha güçlü hazırlamamızı sağlıyor. Böylece süreçleri uçtan uça kontrollü ve yönetilebilir biçimde ilerletebiliyoruz.
Her zaman söylerim: “Yönetemediğiniz bir orduyla zaferler kazanamazsınız.”
Daha önce yine size verdiğim bir röportajda söylemiştim: “İddiası olan işler beni heyecanlandırıyor.”
Bu söylem benim için yalnızca bir motivasyon cümlesi değil; çalışma prensibimin özeti. Çünkü iddiası olan bir iş ortaya koyduğunuzda, aslında uluslararası ödül programlarına başvuru sürecinin de önünü açmış oluyorsunuz.
Uluslararası ödül programlarına başvuruyu çok önemsiyorum. Çünkü bu, yalnızca bir kupayla dönmek değil; başarınızı küresel arenada görünür ve kabul edilmiş kılmak anlamına geliyor.
Süreci anlaşılır kılabilmek için genellikle şu örneği veriyorum: Oldukça başarılı bir öğrencisiniz. Notlarınız yüksek. Ancak takdir ya da teşekkür belgesi aldığınızda, o başarı yalnızca sizin bildiğiniz bir sonuç olmaktan çıkar; onurlandırılmış ve resmî olarak tanınmış bir başarıya dönüşür.
Markalar için de durum aynıdır. Önce gerçekten başarılı bir iş ortaya koymanız gerekir. Ardından o başarılı işi, her ödül programının kendi değerlendirme kriterlerine göre doğru bir başvuru dosyası haline getirmeniz gerekir.
Ortaya konulan iş ne kadar güçlü, hazırlanan dosya ne kadar doğru ve stratejik ise; ödülle buluşma ihtimali de o kadar güçlü oluyor.
Ancak burada kritik bir hassasiyet var; Bazen uluslararası ödül programlarına başvurmak üzere bizimle iş birliği yapmak isteyen markalarımızın yeteri kadar güçlü bir aday olamayacağını düşündüğümüz de oluyor. Böyle durumlarda bunu şeffaf bir şekilde ifade ediyoruz. Çünkü her iş ödül için doğru aday değildir ve bu gerçeği görmezden gelmek uzun vadede kimseye fayda sağlamaz. Yanı sıra motivasyon kaybı ve gereksiz harcamalar doğurur.
Neden Uluslararası Ödül Programları ve neye göre belirliyorsunuz?
Öncelikle neden ve hangi uluslararası ödül programlarını dikkate aldığımı açıklamak isterim. Ulusal, yani yerel programlarda lobi oluşturmanın ne yazık ki daha mümkün olduğunu görüyoruz. Bu durum da zaman zaman “parayla alınan ödüller” başlığı altında çokça tartışılıyor.
Bu nedenle ulusal ödül programlarından ziyade, gerçekten uluslararası ölçekte ve ciddiyetle organize edilen şeffaflığını ispat etmiş programları daha makbul buluyorum.
Ancak burada önemli bir ayrım yapmak gerekiyor. Bir programın adının İngilizce olması, onu otomatik olarak uluslararası yapmaz.
Gerçek anlamda uluslararası ödül programları; küresel dinamiklerle organize edilir. Jüri heyeti dünyanın farklı ülkelerinden, farklı bakış açılarından oluşur. Bu yapı içinde kişisel tanışıklıklar üzerinden lobi oluşturmak ya da süreci manipüle etmek neredeyse mümkün de değildir. Bu da değerlendirme sürecini daha objektif ve daha güvenilir hale getirir.
Elbette her uluslararası programı da itibarlı bulmuyoruz. Bu noktada Nuit Reklam Ajansı olarak yıllar içinde edindiğimiz deneyimlerle geliştirdiğimiz belirli filtrelerle hareket ediyoruz. Hangi programın gerçekten ciddiyetle organize edildiğini, hangi jüri yapısının güven verdiğini ve hangi platformun sektörel itibara ya da küresel itibara sahip olduğunu analiz ediyoruz.
Bu filtreler doğrultusunda, ciddiyetine ve itibarına güvendiğimiz programlara danışmanlık verdiğimiz ölçüyle markalarımızın katılımlarını sağlıyoruz.
Program gerçekten titizlikle ve gerekli hassasiyetler çerçevesinde organize edildiğinde, başarıların da şaibesiz biçimde onurlandırıldığını görüyoruz.
Ve işte tam da bu noktada, bileğinizin hakkıyla kazanılmış bir ödülün değeri bambaşka oluyor. Çünkü o başarı yalnızca görünür değil; aynı zamanda hak edilmiş, sorgulanamaz ve uluslararası ölçekte kabul görmüş bir başarı haline geliyor.
Ve elbette tüm bu süreçleri; sınırlı bir ajanda, yoğun bir iş akışı ve yüksek bir dikkat gereksinimi içinde yürütüyoruz. Buna rağmen sürecin sonunda memnuniyetlerini dile getiren markalarımız, en güçlü motivasyon kaynağımız oluyor.
Çünkü o zaman biliyoruz ki mesele yalnızca bir ödül değil; doğru strateji, doğru analiz ve doğru yönlendirme ile inşa edilmiş bir başarı hikâyesi.
Sizce uluslararası ödül programlarına başvururken en sık yapılan 3 temel hata nedir?
Bu konuda söyleyebileceğim tek bir cümle yok. Hatta tam tersine, oldukça uzun bir cevabı var. Çünkü bu süreçte bazen tek bir noktayı bile gözden kaçırdığınızda başarılı bir süreci görünür kılmanız mümkün olmuyor. Bu, basit bir denklem değil. Birçok detayın eş zamanlı ve doğru şekilde ele alınması gerekiyor. Üstelik bu detaylar, yapılan işin niteliğine göre her seferinde değişiyor.
Eğer marka henüz işi hayata geçirmemişse, mutlaka proje geliştirme sürecini birlikte yürütmeyi öneriyoruz. Çünkü iş tamamlandıktan sonra geriye dönük düzeltme yapmak çoğu zaman mümkün olmuyor. İşin en başında, fikrin ruhuna ve ana fikrine bağlı kalarak geliştirmeler yapmak; başarı ihtimalini ciddi ölçüde artırıyor. Bu aşamada, işin güçlü olması için gerekli tüm stratejik ve yaratıcı dokunuşları gerçekleştirmiş olması önemli oluyor.
Ancak burada “mutlaka şunu yapmalıyız” diyebileceğim tek bir formül yok. Çünkü her iş kendi içinde bambaşka dinamikler barındırıyor. Tek bir reçete yok yani.
Eğer iş zaten hayata geçirilmiş ve tamamlanmışsa, bu kez süreci dinlemekle başlatıyoruz. Markayı dinliyoruz, işin çıktılarının tamamını analiz ediyoruz. Yani muayene ediyor, tahlil sonuçlarına bakıyoruz. Ardından hangi ödül programına, hangi kategoriyle ve nasıl bir stratejiyle başvurulması gerektiğini reçete ediyor, belirliyoruz.
Bir işin doğru ya da yanlış olduğunu kendi bakış açımızla değerlendirmeden önce, o işin ne olduğunu derinlemesine anlamak gerektiğine inanıyorum. Bizimle çalışan markalar, yaklaşımımızı, konuları ele alış biçimimizi ve gösterdiğimiz hassasiyeti çok iyi biliyor. Ve elde ettiğimiz başarıların asla bir tesadüf olmadığını doğrudan deneyimliyorlar.
Dolayısıyla bu sürecin pasta tarifi gibi basit bir tarifi maalesef yok. Tıpkı hekimlikte olduğu gibi; her hikâyenin reçetesi farklı.
Bu yaklaşımın çokça somut örneklerini de yaşadık. Bir deneyimi paylaşmak gerekirse; Danışmanlık verdiğimiz bir markamızın yalnızca bir kampanyasının ödül danışmanlığını üstlendik. Aynı marka, altı farklı kampanyasında başka bir ajansla çalıştı. Sonuçta bizim danışmanlığını yürüttüğümüz kampanya ICSC Global Awards programında ödülle buluşurken, ki çok zor bir programdır, markanın diğer altı başvurusu ödülsüz olarak geri döndü. Bu tablo, süreci ne kadar özenle, hassasiyetle ve deneyime dayalı bir bakış açısıyla yönettiğimizin en güçlü göstergelerinden biri olabilir.
Tüm bu uzun ve keyifli röportajın akabinde başarı tanımızı da merak ettim. Başarıyı nasıl tanımlıyorsunuz?
Benim için başarı, başlanılan nokta ile ulaşılan nokta arasındaki makas aralığının açıklığı gibidir. O aralık ne kadar genişse, başarıyı da o kadar güçlü kabul ederim.
Çünkü her hikâye aynı yerden başlamaz. Kimi sıfırdan başlar, kimi belirli bir noktadan başlar. Ya da sıra dışı bir zeminin üzerine inşa edilir. Bu nedenle başarıyı tek bir sonuç üzerinden ya da herkes için aynı ölçütle değerlendirmek bana adil gelmiyor.
Asıl önemli olan; başlangıç koşullarını dikkate alarak ne kadar mesafe kat edildiğidir. Dolayısı ile o makas aralığındaki açıklık, benim için en gerçek ve en hakkaniyetli başarı göstergesi oluyor.
8 Mart Dünya Kadınlar Günü ve biliyoruz ki girişimci kadınları da destekleyerek mentorluklar yapıyorsunuz. İlham veren bir kadın ve “Başlangıçların Kadınıyım” diyen biri olarak; Yola yeni çıkan ya da yolunu değiştirmek isteyen bir kadına tek bir şey söyleyecek olsanız, klişe bir motivasyon cümlesinin ötesinde, gerçek hayatta işe yarayan, sizin bizzat yaşadıklarınızdan süzülen bir cümle ile ne söylemek istersiniz?
Başlangıçların ve değişimlerin her türlüsü kendi içinde zorluklar ve sancılar taşır. Bu sancılarla başa çıkmanın en güçlü motivasyonu yalnızca para değildir; sevdiğiniz, icra ederken mutluluk duyduğunuz bir işi seçmiş olmaktır.
Severek yaptığınız iş omuzlarınızda yük olmaktan çıkar, kalbinize kuvvet olur. Ardından para, başarı ve mutluluk zaten gelir. Bu nedenle ne yaparsa yapsınlar, yaparken mutlu olacaklarına inandıkları ölçüyle harekete geçsinler derim.

