Yeme-içme sektörü artık sadece mutfakta rekabet edilen bir alan değil. İnsanlar bir mekâna gitmeden önce onu dijitalde görüyor, inceliyor ve çoğu zaman kararını orada veriyor. Yani ilk temas artık kapıda değil, ekranda gerçekleşiyor.
Bu yüzden dijital görünürlük bugün restoranlar için ekstra bir şey değil, işin kendisi haline gelmiş durumda. Ama burada sık yapılan bir hata var: Görünür olmak ile doğru görünmek karıştırılıyor. Birçok işletme sosyal medyada aktif. Paylaşım yapıyor, içerik üretiyor ama ortaya net bir marka algısı çıkmıyor. Çünkü içerikler genelde bir planın parçası olarak değil, günü kurtarmak için üretiliyor. Bu da markayı büyütmek yerine olduğu yerde tutuyor. Oysa mesele sadece içerik üretmek değil. Markanın ne söylediği, kime söylediği ve bunu nasıl söylediği en az görsel kadar önemli.

Kurumsal kimlik dediğimiz yapı da tam olarak burada devreye giriyor. Dijitalde gördüğümüz her şey, aslında o markanın karakterinin bir yansıması. Son dönemde özellikle trend içeriklerin peşinden gitme eğilimi çok arttı. Kısa vadede işe yarıyor gibi görünse de, uzun vadede markaya bir şey kazandırmıyor. Çünkü trendler geçici. Marka ise kalıcı olmak zorunda. Bu yüzden doğru yaklaşım, trendlerin peşinden koşmak değil; markanın kendi dilini oluşturması. Dijital taraf da bu dilin üzerine kurulmalı. Bu süreci sahada birebir yaşayan Mert Ertem, ortağı olduğu Good People Creative Agency ile özellikle yeme içme sektöründe markalara bu bakış açısıyla yaklaşıyor. Amaç sadece daha fazla içerik üretmek değil; markanın dijitalde nasıl algılandığını doğru kurmak. Bugün gerçekten öne çıkan markalara baktığımızda, hepsinin ortak bir noktası var: Ne yaptığını bilen, nasıl göründüğünü kontrol eden ve bunu tutarlı şekilde sürdüren yapılar. Sonuç olarak, iyi yemek hâlâ önemli. Ama tek başına yeterli değil. Artık mesele, o markanın dijitalde nasıl durduğu ve nasıl hatırlandığı.
Mert Ertem
