Ana içeriğe atla

S

 

RAFTAKİLER

09.03.2017 - 16:52

Ticaretin Altın Kurallarının Yazıldığı Yer/Sultanhamam: Uzakdoğu’nun baharatı, Kırım’ın buğdayı, Rusya’nın kürkü, Yunanistan’ın şarabı, Batı Anadolu’nun şapı, Küçük Asya’nın yünleri, İran’ın ipekleri, Ermenistan’ın ve Doğu’nun kumaşları... Tarih boyunca ticaretin kalbinin attığı yerlerden Sultanhamam’ın kitabı yazıldı, belgeseli çekildi. 
Türkiye Ev Tekstili Sanayicileri ve İşadamları Derneği (TETSİAD) tarafından hazırlanan “Ticaretin Altın Kurallarının Yazıldığı Yer/Sultanhamam” isimli eserde, tarih boyunca Sultanhamam ve civarı anlatılıyor. 
Kitapta ve belgeselde ticaretin beşiği, Sultanhamam’dan çıkan ünlü işadamlarının ağzından anlatılıyor. 

Onda Tanrıyı, Tanrıda Onu Görmek… Aşkın Sırrı: “Hep bir şey eksik… Bilinemez, anlamlandırılamaz, tarif edilemez bir şey… Hayat onun arayışında, onun peşinden koşarak geçerken, her yakınlaştığımızda uzağına düştüğümüz bir şey… Eksik… Tam yakalarken avuçlarımızdan kayıp giden bir şey… Bizi yarım bırakan, çaresiz ve hep bir arayışta mahrumiyette bırakan bir şey… Ya o eksik, var oluşun temel dinamiği ise?” 
Zamanımızın en derin ve en ıstırap verici yarası nedir hiç düşündünüz mü?  Yakınlık korkusu, aşk ve ilişkiler... Her gün daha da derinleşmekte olan yalnızlığımız içinde insanlığımız acı çekmekte. Kendi içine gömülmüş kendi varlıklarını kendisine mezar etmiş narsistik ruhlarımız kendi yalnızlığının kuraklığı ile yaşamdan, kendinden ve yaratıcısından uzak düşüyor. İlişkisizlik, yalnızlık, anlamsızlık ve hasretler, çare arıyor. İnsan çektiği hasretin yangınıyla, kızgın ve yoksun olduğunun, tam olarak ne olduğunu bilmeden umutsuzca arıyor aşkı… Doğru! Çare aşk…  Ama aşk nerede? Aşkı kendi yalnızlığımızdan duyduğumuz acıya merhem olarak mı arıyoruz? Yoksa yaralarımızı dindirmek için mi aşık oluyoruz? Sevgiliyi merhem ederek kullanıyor olabilir miyiz? Ya bizler aşkı yanlış anlamış veya hiç anlamamışsak. Hasretini görkemli yangınlar içinde çektiğimiz aşk, ya hiç bilmediğimiz ve hayal bile edemeyeceğimiz dönüşümü sağlıyorsa?

Huzursuzluk: İstanbul’un kargaşası içinde sıradan bir yaşam süren İbrahim, çocukluk arkadaşı Hüseyin’in ölüm haberi üzerine doğduğu kadim kent Mardin’e gider. Onun, önce sevdaya sonra ölüme yazılmış, Mardin’de başlayıp Amerika’da sona ermiş hayatını araştırmaya koyulur. Böylece âdeta bir girdabın içine çekilir, tutkuyla ve hırsla gizemli bir kadının peşine düşer. 
Harese nedir, bilir misin? Develerin çölde çok sevdiği bir diken var. Deve dikeni yedikçe ağzı kanar. Tuzlu kanın tadı dikeninkiyle karışınca bu, devenin daha çok hoşuna gider. Kanadıkça yer, bir türlü kendi kanına doyamaz… Ortadoğu’nun adeti budur, tarih boyunca birbirini öldürür ama aslında kendini öldürdüğünü anlamaz. Kendi kanının tadından sarhoş olur.
Mardinli Hüseyin ile IŞİD zulmünü misliyle yaşamış Ezidi kızı Meleknaz’ın ve kelamın çocuklarının hikayesi... Livaneli okuru, sevda ile acının iç içe geçtiği bir Ortadoğu gerçeğiyle buluşturuyor.

GGG

Yukarı